Gecenin henüz başı,
Yastıkla buluşalı pek bir az vakit geçmiş ve sönen ışığın kamaştırdığı gözleri tavana tutmuş, avizeyi incelemeye çalışmak sırt üstü.
Kollar iki yana salınmış,
Dirseklerdeki karıncalanmaları duyumsamamak için avizenin görüntüsünü netleştirme uğraşısında gözler. Rüzgârın hafif uğultusuna odaklanan kulaklarda farklı cıvıltılar, mırıldanmalar, homurdanmalar. Hiçbir kuvvetin silemediği gülümseme ile uykuya dakikalar kala zihinden geçen bir soru, tüm bedenin irkilmesine ve saç uçlarından ayak parmaklarına inen kısmi uyuşma halleri…

“Neden yalnızım?”

Aslına bakılacak olursa, yalnızlığın olumsuz algısı, çelik zırhlı duvar misali sarmış durumda her bir yanımızı ve fakat, kabullenebilmesi imkânsız oluvermiş.

“Ben yalnız olamam, ben yalnız kalamam!”

Kibirleşmiş korkular türetilen hayat akışında bu gibi çözümlemelerin sonunda mutlaka bir yalnız kalış söz konusudur. Çünkü, yalnız kalmamak uğruna verilen mücadelenin şiddeti altında ezilen ne varsa, itilen ve göz ardı edilen ne varsa, yokluk çizgisinin gerisine doğru çekilecek, bu aşamadan sonra da oluşturduğumuz biz kümesinde eleman kalmayacağından müzmin yalnızlık sonucu ile karşı karşıya kalınacaktır.

İnsan, ister yaratılış gereği, ister doğası gereği, ister de tamamlamaya çalıştığı evrimsel süreci gereği, teklik konusunda sıkıntıya girmiş, kaygı duymuş ve bunu olumlu bir ilerleyişe çevirebilmek adına çeşitli bahanelerle kolonileşmeye, kabileleşmeye ve en sonunda aile olmaya girişmiştir.

Birlik ve beraberlik ülküsünü geliştiren, birlikten kuvvet doğacağını ata tezi olarak nesillere aşılayan, bütün bunların olası hükümden düşmesi durumunda da yalnızlığın yalnız ve yalnız yaratıcıya mahsus olacağına yönelik dinsel yasayı koşulsuz iman tepsisinde sunan insan evlatları, ateşi, taşı, oku ve yayı kullanamadığı dönemlerde, mağaralara yerleşmedikleri zaman dilimlerinde karnını doyurmanın kesin koşulu olarak, uzun süreli av arama yalnızlığını iş edinmiş konumdaydı ama bundan kendisi için kaygı ya da düşkünlük doğurtmamıştı. Tarım ile ilgilenilen dönemlere değin, bireyselliklerin ön planda olduğu, yalnızlığın huzur ve güveni altında hissedilen bireysel gücün rakip canlılar tarafından yenilemeyeceği, bu sayede gelişen kişilik özellikleri ile doyuma ulaşılabileceği görülmekte idi. Tarım ile birlikte yerleşik düzende vaktini bollaştıran insanın aşırı salaş hali, mücadelesizlik, bitkinlik ve doyuma ulaşamama, üstüne üstlük üşengeçlik, tembellik ve güç dengelerinin şaşmış olması ile hantalların hayatta kalabilme koşulunu bağladıkları birleşme dürtüsü, birlikte mücadele etme eylemine dönüşmüş, kalabalıkların yarattığı ruhsal ve bedensel zarara uğrama olasılıkları, beyinlerin güçlü loblarını zamanla çürütmüş, kaygı bozuklukları yönünde açlık kompleksleri ileri seviyeye ulaşmıştı. Toplumlaşan ama toplumsallaşamayan garip nesiller peyda olmuştu.

Bütün bu koşulların yarattığı saldırganlık ile doyuma ulaşma arzusunu toplumsal sınırları aşarak kişisel savaşa çeviren insanlık, kayıpları önleyebilmek amacıyla birbirinden çeşitli kurallar, yasaklar ve cezalar manzumeleri geliştirmiştir. Beş parmağa sahip hiçbir canlı, beş parmağın beşinin de farklı olduğu halde bir arada durması yönündeki irade beyanlarını toplumsal birliktelik ölçütünde uyarı olarak algılamadı insan gibi. İnsana mahsus bu durumun tek sebebi yok olma kaygısı. Hatta ve hatta, yine insanın, insan tarafından yok edilme paranoyası. Toplumlardan, klanlara, klanlardan boylara, boylardan devletlere ve devletlerden imparatorluklara uzanan sinsilenin tek amacı bu kaygının ortadan kaldırılması.

“Yalnız kalırsan ölürsün!”

Neden var olduğunu sorgulayıp duran insanın sorgulamadığı tek sabit fikri ölmek istemeyişidir. Bunun altında yatan en önemli kaygı ise, yok olmak mutlak yalnızlıkla değerlendirilmesidir. Bütün dinsel öğretilerin alt yapısında bu yatmakta. Ölüm sonrası “tek başına” kıyamet zamanının bekleneceği fikri dahi insan evlatlarının kâbuslarını oluşturmaya yetmiştir.

Oysa, bütün varoluş mitleri ve bilimin bulguları, canlılığın başlangıcını tek hücreli canlıların varoluşuna bağlamakta. Tek hücreli ilk canlının yalnızlığı ne zaman kaygıya dönüştü acaba?

Her şeyin tekten var olduğu doğru ise, tekliğin sıkıntısı nerede?

İnsanlar, diğer canlılardan korunmak amacıyla ve can korkusu ile birliktelikler kurmuş ama insanı insandan kim koruyacak?

Hayli uzunca sürelerden beridir yalnızlık kaygısını güdüleyen insan, kalabalıklar içerisinde toplumsal baskılar ve yaşantı kurallarının zorlukları altında yalnız kalabilme ihtiyacını haykırıyor olması ilginç bir tezattır.

Yoga yapma arzusu, kendi özüne dönme terapileri, doğaya kavuşma hayalleri altında dinginlik ve huzur arayan insanlık, ulaşamadıklarının sebeplerini kendisinde bulmamak adına, tamamen kandırdığı kendisinin tüm gerekçelerini gizlemek suretiyle, eş, çocuk, aile, sülale, akraba, arkadaş, konu-komşu gibi birikintileri ırk-din-dil gibi bütünleştiricilerle de süsleyip, eziyet derecesinde kalabalıklaşmak, kalabalık içinde etrafındakilere eziyet edercesine şikayetlenmek gibi olumsuzlukları yaşatmayı tercih etmektedirler.

Doğru mu?

Hem yalnızlıktan korkup, hem de yalnızlık arayışında olmanın adına ne denir?

Hem yalnız kalamama telaşına kapılıp, hem de yanında olanlardan uzaklaşma arzusu nasıl bir psikolojik vakadır?

Bütün bu saydığımız nitelikler ve gerekçelerle yalnızlıklarına kulp bulmaya çalışanların hayattaki gayeleri ne ola?

Kendisi ile dahi geçinmeyi başaramayanların, yalnız kalmama adına biriktirdiği insanlara, baskıcı bir psikolojik şiddet uygulayarak kendisi ile uğraşılması yönünde iticilik yapıp bu sayede asla tek kalmama şansına sahip olma eyleminin doğruluğunu kim savunabilir? O, bunları yaparken haklı olacak, birileri ona bunun narsistlik olduğunu söylemesi yanlış olacak…

Narsist kime denir peki?

Kısa bir araştırma yapıldığında, narsistlik ile ilgili şu özellikler sıralanmakta;

Ana teması; büyüklük duyguları, başkalarını anlayamama ve başkalarının değerlendirmelerine aşırı duyarlılıktır.Kendilerini özel ve önemli görürler, sıradan bir insan olmaktan çok korkarlar. Kendilerinin özel olduğunu göstermek için çabalarlar. Tıpkı köpek balıklarının boğulmamak için devamlı yüzmek zorunda olmaları gibi narsistler de depresyonun derinliklerinde boğulmamak için övgüyle beslenir, özel olduğu hissini hep yaşamak isterler.

Temel Özellikleri

1. Kendilerinin önemine ilişkin büyüklük duyguları taşırlar, başarı ve yeteneklerini abartırlar.

2. Kendilerini özel ve önemli görürler, hep saygı görmeyi beklerler.

3. Hayal dünyalarında güç, başarı, şöhret, para, güzellik ve aşk ön plandadır.

4. Övgü ile beslenirler, iltifat edilmesi için ortam hazırlarlar.

5. Eleştiriye aşırı duyarlıdırlar. Eleştiriye iyi amaçlı eleştiri bile olsa aşağılanmış olma, öfke ve utanç duyguları ile tepki verirler.

6. Menfaatçidirler. Kişilerarası ilişkileri kendi çıkarlarına kullanırlar. Kendi amaçlarına ulaşmak için hile ve aldatmayı normal kabul ederler.

7. Kendilerinin ancak özel kişiler tarafından anlaşılabileceği kadar özel olduklarını düşünürler.

8. Empati yapamazlar. Başkalarının ne hissettiğini, ihtiyaçlarını anlayamaz ve hissedemezler. Arkadaşı hasta olup randevuya gelemezse kızar, şaşırır onu anlayamaz.

9. Kin, öfke, kıskançlık duyguları fazladır. Acıma, affetme gibi duyguları kendi çıkarlarına göre hisseder ve kullanırlar.

10. Hak duygusu hep kendine yöneliktir. Hak kazandığı, kayırılması gerektiği, sırada beklememesi gerektiği, hep kendisine ayrıcalık yapılması gerektiği beklentisi içindedirler.

11. Büyük ideallerine kavuştuklarında gerçek kişilikleri daha çok ortaya çıkar. Her masada farklı konuşmak, durumlara göre ilkeleri değiştirmek yaşam felsefeleridir.

“Buyur buradan yak şimdi”

Konunun bu kısmında kendisi ile yüzleşemeyenlerin aramızdan ufak adımlarla ayrıldıklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Aramızda kalarak, bencilliklerini ve kaygılarını yenebilmek için iyi bir adım atan dostlarımızı kutluyorum.

Özellikleri sıralanan narsist kişilik oluşumunun başlangıcında ilk insanların davranışlarının genetiğe kodladıkları bilgiler rol oynamaktadır.

Peki,

Yalnızlıktan kim korkmaz?

Kim kaygılanmaz?

Şayet, kendisi ile barışmış, tüm kişisel ve ruhsal hesaplarını görmüş, ruhsal doygunluk ile yeterlilik erişkenliğine ulaşmış bireylerin yalnızlık sorunu olması çok zordur. Aksine, yalnız kalmaya ya da bırakılmaya mahkum edilirler ama bundan hiç ama hiç gocunmazlar.

Haklısınız, gayet uyuz insanlardırlar.

Kaybetme korkusu yaşamazlar, kaybedilme korkusunu yaşatırlar ama bunun için de hiç çaba harcamazlar.

Tek istekleri; huzur ve mutluluğa yönelik destekleyici ifadeler, yaklaşımlar ve davranışlardır. Gerisi hayatı inşa etmeleri oldukça kolaydır.

Kalabalıklar içinde kalsalar dahi kendi kendilerine kalabilmeyi başarabilir, bundan mutluluk ve başarı çıkarabilirler.

Gece olur,

Yatağa uzanılır,

Günün analizi ve yarının hazırlığı yapılır,

Gözler kapatılır…

Hâl, memnuniyet verici,

Yalnız kalışlar öz ile buluşma anları olarak sevindirici,

Kaygılananlar için sinir bozucu bir sakinlik…

Panik yok dostlar…

Yalnız geldik, yalnız gideceğiz,

Kendimizi çözemezsek sadece debeleneceğiz…

Sahi,

Kendine güvenini sağlamlaştırdığını iddia eden her bir okurum, bu yazı sonrası sadece beş dakikalığına tamamiyle yalnız kalmayı düşlesin.

Sağlam kalanlar ile önümüzdeki hafta görüşmek üzere,

Sevgiyle kalın…

PAYLAŞ
Cantürk Erşen Ergül
1982 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da tamamladı. Trakya Üniversitesi Edirne Meslek Yüksekokulu Halkla İlişkiler Bölümü ve ardından Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesini tamamlayarak mezun oldu. 8 yıl özel sektör tecrübesi ardından 2013 yılı itibariyle bir kamu kurumunda devlet memuru olarak çalışmaktadır. Azerice, İngilizce ve Almancayı çeşitli seviyelerde yabancı dil olarak kullanabilmektedir. Evli ve 1 çocuk sahibidir.