Rüya ile gerçek arasındaki tuhaf bağlantı ya da bağlantısızlık çıkmazları hakkında epey bir düşünce sağanağına tutulmuştuk.

Söz konusu ikilemlerle ilk tanışıklığımın tarihini hatırlamıyorum ama çocukluğumun en karmaşık zihnine sahip olduğum küçüklük anılarımdan birine gidiyor hafızam.

Tek çocuk olmanın kimine göre daim yalnızlığının kederine düştüğüme yönelik sanılara hep gülmüşümdür.

Ben hiç yalnız olmadım.

Bazı zamanlar, bedensel manada yanımda kimsenin olmayışını yalnızlık sanan bir toplulukla yaşadığım ufaklık hallerimden bir vakit, tutmuş annem elimden, akrabalarımızdan birinin ki, ilk bakışta uzak ama zahirde en yakınlardan da yakın bir akrabalığa sahip olduğumuz aile…

Haznesi dar bir semtte oturduklarından dolayı dar bir evde yaşadıklarına olan çocuksu inancımla ve oynayabileceğim üç çocuğa sahip olmalarının en geniş sevinciyle giderdim, bağ satanların yaşadıklarını zannettiğim semtimden.

Bağcılar-Haznedar arası minibüse biner miydik, yürür müydük, hiç hatırlamıyorum. Yorulmadığımı hatırlıyorum ama. Sanırım, iyi vakit geçireceğime olan tecrübe sahibi inancım zihnimin yorgun anılar biriktirmesine engel olmuş.

Yaşları değişen üç kız kardeş ve kardeş saydıkları ben.

Bir arada olduğumuzu çok net hatırlıyorum ama ne oynadığımız da kayıp.

Bir arada olmanın illa ki, temas edebilecek kadar yakın olmak anlamına gelmediğini sonralarda çok kez tecrübe ettim.

Gerçekten de öyle…

Kalabalıklar ortasında hissedilen yalnızlıktan daha değerlidir, bir arada olduğunu hissettiren insanların varlıkları.

Varlığın özü itibariyle asla yalnız değiliz ama bu konu bugünün konusu değil.

Yani, mutlak yalnızlık asla yok.

Gelelim, rüya ile gerçek arasındaki kafa karışıklığımın hikâyesine,

Oyunlarımızın bitmesinin hüzünleriyle geride bıraktıklarımızı Allah’a ısmarladığımız eve dönüşlerimizde, bina içi ara koridora açılan ev kapısının hemen karşısındaki bina çıkış kapısından, tek katlı evlerin bulunduğu, odun yanığı kokulu bacaların süslediği, dik yokuşlu bir mahalleye gidiliyordu.

E, ne var ki bunda?

Sabırsız okuruma anlatayım,

Aynı bina içi koridoru düşünelim, ev kapısından çıkışın hemen solunda bir merdiven…

Binanın üst koridoruna çıkılıyor.

O koridordan da dışarıya açılan bir kapı var ve o kapıdan dışarıya çıkıldığında ise, kocaman binalar, hızlı giden arabalar, koşuşturan insanların olduğu, şimdilerin deyimiyle metropole varılıyor.

Merdivenden yukarı çıkınca, kocaman binanın içinde bir araba duruyordu. O araba dışarda değil de neden bu binanın içinde duruyordu?

Küçücük aklıma bu ne karmaşa…

İki farklı dünyaya, iki farklı yaşama açılan kapılar.

Küçük evlerin olduğu mahalledeki yokuşun dik oluşu mu, aşırı oyunun bedensel tükenmişliği mi, kafadaki sorulara yanıt bulamayış mı, hangi nedenin yorgunluğuydu bu? Yürüyemiyordum…

Şu anki aklımla çözümü gayet basit…

O yokuş, bina içinden merdivenle çıkılan şehir merkezine doğru dikleşiyordu.

Gel de bunu çocuksu hayal dünyama anlatıver.

O iki geçiş kapısından açılan iki ayrı dünya için ne çizgi filmler sahnelediğimi tahmin bile edemezsiniz.

Tatlı hayaller…

Küçük insanların yaşadığı mahalle ile büyük insanların sabırsızlıkları arasında sıkışan zayıf aklım, hangisinin gerçek dünya olduğunu kavrayamıyordu.

O çocuk, bir gün, o akrabasının evinde, duvarda duran bir aynaya attığı ve şu an hatırlayamadığı şey ile o aynayı kırdı. Kimseye zarar verilmedi, aynadan gayrı.

Uğursuzluk batılına düşenlere hemen söyleyeyim, o aileye her hangi bir uğursuzluk elbette vurmadı.

Çok şükür…

O kadar çok batılımız var ki, en azından bir tanesinin gerçekle alakası olmadığını söylemek istedim.

O aynayı kırdığım için, ev sahibi dahil, hiç kimse kızmadı, kızamadı, masumdum, bilmiyordum ama o aynanın kırılmasına hala içleniyorum. Neden? Bilemiyorum.

Söz de vermiştim o insana, 2015 yılında, kendilerine sağlam bir ayna alacağıma.

80'lerin küçük mensubu olarak, 2015 yılı erişilmez uzaklıkta geliyordu.

Sahi, hangi yıldayız?

Evet… Tam da 2015… Aynanın zamanı…

Ayna da ne güzel bir gereçtir.

Bazen her benliğe bir ayna gerektir,

Kâmil, benliğin hezeyanlarına karşı göğüs gerendir.

Aynanın maddi karşılığının bir önemi kalmamıştı artık bizim aramızda.

Benlik muhasebelerini yaptığımız ve bir çoğunu sır kalacak diye midir nedir, unuttuğumuz gönülleşmeler almış yerini.

Ayna beklentisi yerine aynadaki suretin farkında olma hasbihalleri…

Önemli olan bu değil mi?

Asıl yanyana olmak bu olsa gerek.

Bizim aile eşrafındaki garip isimlerle seslenme hevesi hakkında önceki şubelerde detaylı bilgilendirmede bulunmuştum.

İşte, ayna sahibinin adını da buna göre belirlemişler diye düşünüyordum.

"Mürtüz" ismi, "Amca" vasfı, Hakikatli bir abi, destekçi bir amca, sırdaş bir gönül ile aynasının kırıklığını kalplerin kırıklığından önemli tutmayan efe bir yürek.

Uzun sabır ve bekleyiş ardından kavuştuğu oğluna verdiği isim gibi.

Anlayana…

Ecevit'in en parlak dönemlerinden hatıra bir sesleniş de; "Eco" idi.

Mürtüz Amcamın kardeşlerinden birine herkes Eco diye sesleniyordu.

Tabi, küçüklük aklımla garipsediğim seslenişin, dürüstlük ve kahramanlık sahibi özelliklerine vurgudan dolayı söylendiğini anlayamıyordum.

Evet…

Anlayana, en ufak durumun bile çok fazla öğretisi olduğu aşikârdır.

İsimler de, laf olsun diye verilmemiştir.

Metropolde yaşama direncini başarması nedeniyle, kimse sorsalar, "Senin adın Yılmaz olmalı" diyecekleri bir kardeşe sahipti Mürtüz Amca.

Adı Yılmaz idi zaten.

Tesadüf mü?

Yok canım…

Kâmilliğe ulaşma noktasında da "Kemal" ismine sahip olma dışında, Kêmale erme basamağını her ne kadar sert mizacına gizlemeye çalışsa da, fark edebilen çoktan fark etmişti bile.

Sadece ben mi?

Tabiki, hayır.

Dış görünüşün, ruh, huy ve karakter üzerinde belirleyici bir unsur olmayışına güzel bir örnekti benim için.

Mevlana tarafından söylendiği belirtilen o vecize ne diyordu?

"Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol."

Belki, güvenlik endişesi ile kırılacak kalbinin zarar görememesi adına sert görünen ama o görüntü gerisinde pamuk yumuşaklığında özellikler yeşerten ve büyüyen böyle insanlar ne kadar da azlar değil mi?

Celaleddin-i Rumi bunu mu söylemeye çalışmış acaba?

Belki de, her açıdan mükemmele yakın durulukta olan mizaçlar altında saklı sıkıntı yaratacak benliklere ayna tutmaya çalışmıştı.

Kim bilir…

Ne ise o olan insanları da tanıdım elbette. O şansa erişenlerdenim çok şükür. Bunlardan birisi de Hatice Teyzem idi. Kardeşleri arasında küçük olanı ama bahsettiğim özelliği ile anne gibi danışılanı, abla gibi sığınılanı…

Zorlayıcıdır sadece siyah ve beyaz kadar net olabilen insanların yaşayabilmesi.

Bukalemunun renkliliğini kişilik olumsuzluğu sayan insanlar, siyah-beyaz netliğindeki insanlara tahammülsüzlüğünü düşünürsek, doğrunun kendisine ihtiyaç duyduğu anlarda "Hızır" gibi yetişebilen Hatice Teyzem.

Kendisine yakışır bir eşi de "Sevgili" anlamıyla tercümesi edilen isime sahip Habib Eniştemi gönlüne yazarak nasip etmiş Mevla.

Kimseyi işine karştırmaması ve kimsenin de işine karışmaması ile iyi bir öğreti sunmuştur hayatıma Habib Eniştem.

Dünyevi huzurun, ailenin tüm bireylerinin mutluğunu önde tutmakdan geçtiğini bilir, uygular ve rol modlliğiyle gönüller kazanan birisi…

Hayatın saçma koşuşturmasına yetişemeyerek yakınmak yerine, sabahın erken saatinde uyanarak koşmayı, sağlığına vereceği olumlu katkıların bilinciyle tercih eden bu insandan alacağımız nice dersler var.

İlle de, bu insanların sizin, hepinizin akrabası olması gerekmiyor.

Burada paylaştığım özellikler, tavırlar, yaşamaya dair seçeneklerin hepsi birer ibret kaynağı değil midir?

Erdemliliğe deyinen tüm kaynaklar da, Yüce İlim Sahibinin bizlere ulaştırdığı mesajlarda da bu hususun üzerinde duruluyor;

"Bütün bu olan bitende, aklını kullanan bir topluluk için çokça delil/ayet/ders/gösterge/ibret vardır."

Aklını kullanmak ile akıllanmak arasında çok fark var ve bu konuyu haftaya irdeleyeceğiz.

Hatice Teyzem ile Habib Eniştemin, dünya üzerindeki varlıklarının manasını özetleyen bir akıl deryası çocukları vardır. Adı; Orkun.

"Kardeşim, bize ne senin kuzenlerinden, teyzenden, amcandan. Anladım hepsi mükemmel de, sen gel bi de bizimkilere bak." diyerek, kendi ailesi içerisindeki örenekleri doğru değerlendiremeyen doslarıma ufak bir uyarı; Bu hayat, kötüyü ballandıracak kadar cehenneme dönüştürülmeyi hak etmiyor. İyiyi ve güzeli hak ettiği yere koymadıkça kalp sıkışıklıklarımıza çare olamaz hiç bir temenni.

Şikâyet etmeyi bağıra çağıra yapan ama övgüyü kısık sesle yapan insanoğlu, olumlu karakterleri ibret vesilesi kılmazlarsa, daha çok yakarır dururuz; "Neler oluyor bize, bize neler oluyor gülüm" nidalarıyla.

Sahi, bize neler oluyor?

Ne olduğu basit.

Aynanın kırıklarını kalp kırıklıklarına tercih ediyoruz.

Aynadaki görünenle işimiz olmuyor.

Peki,

Sizin aynanız nerede?

Ailemin C Şubesini kayda geçirdiğim bu dakikalarda, önümüzdeki haftaya kadar sizler de kendi aynanızdan bakın bakalım kim var karşınızda.

Şems-i Tebrizi'nin "Makalat" adlı eserinden bir alıntı ile tamamlayalım;

"Şimdi diyorum ki, aynayı eline vereyim, ancak aynanın yüzünde bir kusur görürsen onu aynadan bilme…"

Sevgilerimle…

PAYLAŞ
1982 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da tamamladı. Trakya Üniversitesi Edirne Meslek Yüksekokulu Halkla İlişkiler Bölümü ve ardından Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesini tamamlayarak mezun oldu. 8 yıl özel sektör tecrübesi ardından 2013 yılı itibariyle bir kamu kurumunda devlet memuru olarak çalışmaktadır. Azerice, İngilizce ve Almancayı çeşitli seviyelerde yabancı dil olarak kullanabilmektedir. Evli ve 1 çocuk sahibidir.

CEVAP VER

Yorumunuzu giriniz
Lütfen isminizi yazınız