Efendime Söyleyeyim

Boşuna dememişler;
“Ne olursan ol ama efendi olma(!)”

“Efendi olmanın ne zararı var ki?” diye soracak olanı bulmak, şu zamanda çok zor.

Efendilik; eski Türk filmlerindeki Ediz Hun ekolüne ait, Minür Nurettin devrinin siyah-beyaz çağrışımlarını renklendiren, her gönülün içinde yatan aslan.

Velâkin, pratikte kabul edilmeyecek ölçüde aşağılık kaygısı güttüren, leblebi gibi yenilebilecek aklın beyindeki algısına dönüşmüş durumda şimdilerde.

Yaygın inanışa göre; efendiliğin kaynağı, alt bilinçten gelen eziklik izdüşümü ve yenilecek kazıklar için en uygun genişlik. Kandırılmaya meyil konusunda asla vazgeçilmez deneyimler sunacağı düşünülen efendi camiasının lokmasını ağzından almanın yolu asla enseye vurmak değildir ki, buna gerek bile yoktur mevcut algıda.

Peki ya,

Gerçekten de algıyı oluşturan sebepler, bu camianın suskun fertleri yüzünden midir?

Olabilir mi?

Susmuşu bilgisiz, sessizi güçsüz, naziği kırık, temiz dilliyi dil kurumu, hareketsizi içi geçmiş sayan günümüz toplumu karşısında bu camia üyelerinin sizce ne kadar şansı olabilir nefes alabilmek için?

Ellerini ovuşturan birileri tarafından zarara uğratılmaları müstehak görülen bu camia mensuplarının sessizliğine ya da suskunluğuna aldanan olur ise, cezasını bulması fazla sürmeyecek demektir. Onlar ama asla bu ummalarından vazgeçmeyeceklerdir.

“Canım, onlar da bu kadar salak olmasınlar”

Peki,

Onlara bu berbat damga vuran davranışlar nelerdir?

Etrafınızdaki bu tipleri çok çabuk hatırınıza getirirsiniz, çok zorlanmayacaksınız.

Düşünün bir yol da o garibanların tek suçu saygı, güven, özveri ve çözüm odaklılık olabilir mi ya da olmalı mı?

Hatırlıyor musunuz?

Birisi demişti ki; “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur”

Ne demek istemişti acaba?

“Ne alaka şimdi, efendi olmayanlar namussuzlar mı?” diye sormak, konuyu en hızlı biçimde nasıl çarpıklaştırabilineceği hususunda ödüllük deneyimlere imza atmaktır.

Efendi insanları kandırmaya çalışarak, akıllarını, mallarını, paralarını, özgürlüklerini, güçlerini velhasıl tüm sahip olduklarını kendi leyhinde avantaja ve hatta kendi zimmetine, hesabına, yararına çevirmeyi düşünmek ve dahi bu yolda eyleme geçmek namuslu insana mahsus bir icraat mıdır? Bunu kabul edecek olanlar da aynı ölçüde değerlendirilmeyi hak etmezler midir?

“Canım, onlar da akıllarını kullansınlar, bu devirde açıkgöz, çakal olacaksın yoksa yem olursun” diye çözümü bulan okurların kendilerine düşen ilk görev; soğuk su dolu bir kovada iki dakika süresince nefes almaya çalışmalarıdır.

Merak edip te deneyen dostların hastane masraflarının karşılanmayacağını şimdiden belirtmek isterim.

“Neden kovaya kafamı sokayım, ben akılsız mıyım?” sorusunu soran bireylerin sormaları gereken asıl soru şudur?

“Ne kaybederim?”

Bilmem kaçı dindar olan ve yeşil sancağı burçtan burca şerefle dalgalandırabilecek kişilerin yüksek çoğunlukta olduğu toplumlarda her ne hikmetse, efendilik öğretisi dilden dile, gönülden gönüle paylaşılır ama uygulama yoluna gidenlerin varlıklarına göz dikilir. Buna da asla “Kul Hakkı” denmez, “Aptallık” denir.

Vicdan konusu ise, uzay boşluklarından, kara deliklerden daha derin bir yokluk olarak karşımızda duran en önemli bozukluktur.

Vicdan denilen şey, iman sahiplerine emredilen ve fakat inanılmaz şekilde imanlılar tarafından sıfırlanan bir kişisel uygulamadır. Hiçbir yastıkta vicdan sahiplerine dair uyku problemine ilişkin bir kırışıklık bulunmaması da cabasıdır. Maşallah, ütüsü bozulmayan kafa izleri ile mışıl mışıl uykuların sahipleri hep o vicdan öğretisini yayıp, içerisinde barındırmamaktadır.

Ne âla…

Başına gelenleri olgunlukla karşılayıp, gerekli dersler çıkaran ve asla efendilik müesesesinden ayrılmayan kıymetli eşref-i mahluklara cılızlık ve yetersizlik yaftaları yapıştırmanın doğru olduğunu da kim söyledi?

Muhtemelen, efendi insanların zaaf sahibi olduklarını düşünerek buna yönelik değerlendirme çabalarına girenlerin din, felsefe ya da başka bir hayat öğretisinden kaygısı bulunmamaktadır. Sorun dinde midir, felsefede midir ya da hayatta mıdır?

Bunların hiç birisi yetmiyorsa, bunlar çöp müdür?
Bunları bilip te uygulamayanların doğru olanlardan olduklarını savunmak ne kadar hakkaniyetlilik taşır?

Hakkaniyet ne kadar geçerlidir?

Peki, neden telefonlar artık “efendim” kelimesiyle cevaplanmaktadır?

“Alo” saygısızlık ise, efendilere yapılanları mazur görmek ne kadar affedilebilir?

Ya bir gün efendiler ani bir kararla, “Efendiler, yarın şuursuzluğu ilan ediyoruz” derlerse, yaşadıklarını tecrübeye çevirmeleri halinde niteliksiz çoğunluğun başına gelir?

Denemesi bedava…

Eli kapıp, kolu isteyenlere ufak bir not;

Kaybedeceksiniz…

Muhtemeldir ki, bu yazıyı okuyan ve şu kısma denk gelenlerin hepsi de efendilik konusunda toz kondurulmaz durumdadır.

Tabi canım…

Gelin ufak bir test yapalım;

Şu hayatınızın süresince gördüğünüz zararlar ile verdiğiniz zararları karşılaştırın.

Tahammül edebilenlerdenseniz, saygıdeğersiniz,

Aksi halde, evrim ağacının farklı bir son dalısınız ve şimdi efendi efendi kendi dalınızdan beslenmelisiniz.

“Efendi Beşiktaş” konsepti ne kadar alay konusu ve gereksiz bulunmuştu hatırlıyor musunuz?

Kazanma hırsı olsa gerek…

PAYLAŞ
Cantürk Erşen Ergül
1982 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da tamamladı. Trakya Üniversitesi Edirne Meslek Yüksekokulu Halkla İlişkiler Bölümü ve ardından Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesini tamamlayarak mezun oldu. 8 yıl özel sektör tecrübesi ardından 2013 yılı itibariyle bir kamu kurumunda devlet memuru olarak çalışmaktadır. Azerice, İngilizce ve Almancayı çeşitli seviyelerde yabancı dil olarak kullanabilmektedir. Evli ve 1 çocuk sahibidir.