Hiçbir an, bir diğerine benzemez. Benzerse zaten ona “an” denmez, “süreç” olur, “zaman” olur, “vakit” olur.

“İnsanın anı anını tutmaz” atasözünü nereye koymalıyız peki?

Değişkenlik göstermek yerine tekdüzelik ya da sabit eğride ilerlemek, gelişmemek, farkındalık sahibi olmaksızın sıradanlaşarak yaşamak kötü mü?

“Bardağın neresinden baktığına göre değişir” cümlesini ilahi kelam olarak nefeslendiren tüm dostlar, sizlere de merhaba.

“An” diye tabir edilen dilim içerisinde kaç milyar atomun hareket kabiliyeti gösterdiğine insan aklının dimağı yetmiyor. Bizlerin “An” dediğinin içerisinde o kadar “süreç” gizli ki, dünyanın bütün bilim adamlarının zihninden geçenler kadar, belki daha da fazla süreç örgüsü altında vücut bulur ve bizler bir çırpıda söyleyiveririz. Ne de olsa iki tane ufak, şirin harf ile kocaman bir alemi etkisizleştirebiliyoruz; “An” dedik ve bitti. İşte bu kadar basit…

Mi?

Hemen, hemen her birimize çocukluğunda minik bir oyuncak piyano hediye edilmiştir. Tuşlardan çıkan sesler, şayet piller bitmediyse, çok hoş gelir kulaklarımıza ve ruhumuza. İşleriz hücrelerimize müzik doygunluğunu. Piyanosu olmayanlar ise mutlaka bardak ya da başka bir cisme vurmak suretiyle piyano esaslı müzik tınıları oluştururlar. Nota falan da yoktur akıllarında, beyinlerinde, öğrendiklerinde. Kara düzen dedikleri sistemin ilk adımlarıdır. İlk ses sonrası hemen bir diğeri tuşlanır. Aynı sese sürekli basmak yoktur.  Aynı notaya basılı tuttuğumuzda düz, temiz ama bir süre geçtikten sonra kulak tırmalayıcı ses çıkar. Düşünsenize, sürekli “mi” notasına basıldığını? Maazallah, bir süre sonra kulak zarını dahi patlatabilir aşırısı. O son noktayı iyi belirlemek ya da en başından yeterli ölçüde basmak lazım o notaya.

Tıpkı, insanların karşısındakilerin damarlarına basma kriterlerini iyi belirlemeleri gerektiği gibidir “mi” notasının çıkaracağı ses etkisi.

Kodlanmış genlerimizin en önemli özelliğidir aniden ve bir çırpıda gaza gelmemiz veya son noktaya gelene kadar, yani kulak zarını patlatıncaya kadar didişmek. Karşımızdakinin son noktasına şaşırmak da ayrı bir bölgenin kodlanışı olsa gerek. Yükseliş ve düşüş ivmelerimizin hızlı değişkenliğini, bizleri anlatan “Türk Marşı” çok iyi özetlemiş. Halen dinlemeyenler Mozart’a haksızlık edenlerdir. Ayıp hatta ki, elin oğlu gen kodlarımıza ulaşmış ve notalara dökmüş. İnanılmaz şekilde hızlıdır melodisi.

Tabi ki, bazı sadist ruhlular tarafından istismar edilen bu konunun müdavimlerinin “hoşuma gidiyor” gülümseyişleri düşündürücü olduğu kadar pılı pırtıyı toplatıcıdır.

Şöyle bir düşünün, yaklaşık 80 Milyon vatan evladının hepsinin “haklı” olması ne tuhaf değil mi?

“Haklıysam, teslim olacaksın” ünleminin gereğince verilen huzur mücadelesinde zayıf noktanın hangi notaya basılacağı hususunun göz ardı edilmesi olduğu asla ama asla hesaba katılmaz.

Akarsuya set çekebilir misiniz? O set, eninde sonunda yıkılmaz mı? Aşınarak dahi olsa çürümez mi?

Peki,

Bu gülümsemenin iplerini ellerinde tutanlar, insanlığın çürümüşlüğüne kafa patlatmazlar. Tek dert, başka manada kafa patlatabilmektir. Mevcut bakiyenin tamamını harcarlar hiç çekinmeden. Zira, kredi alma yeterlilikleri hep vardır.

Ya, o kredilerin hepsi tükenirse?

Kaçınılmaz sonuç olan; “iflas”…

Arapça fils veya fals "en küçük bakır para birimi, pul, metelik" sözcüğünün ifˁāl vezni (IV) masdarıdır. Bu sözcük Latince follis "1. torba, kese, 2. Geç Roma imparatorluğu döneminde en küçük para birimi, pul" sözcüğünden alıntıdır. Latince sözcük Hint-Avrupa Anadilinde yazılı örneği bulunmayan *bhel-2 "şişmek, kabarmak" kökünden türetilmiştir.

Yukarıda detaylandırılan kelime etimolojisine de bakılacak olursa, hangi koşulların sebebiyet vermesiyle sonuca yansıyan tükeniş açıkça görülecektir.

İşin kökeninde “kabarmak, şişmek” var diyebiliriz.

Sahi,

Yurdumun bayanlarına sesleniyorum, bir “kek” nasıl kabarır?

Canı kek çekenler çoktan zihinlerinde pişirdiler, damaklarına tadı eklediler, yutkunmalarıyla da nefislerini körelttiler bile.

Gerekenleri yaptıktan sonra kekin kabarmasına şaşırmıyorsunuz da, istenmeyecek her şeyi yaptığınızda mı karşınızdakinin size kabarışına şaşırıyorsunuz? Dolduruşa gelenlerin doldurduklarıyla şişim, şişim galeyana gelenleri sarhoşmuşçasına tatmin olur şekilde izlemek, sonrasında da, son noktaya getirdiğimiz eserimizi param parça etme dürtüsüne ne demeli?

Alevler harlanmaya başladığında serinlik katmaz isek, kıvılcımların yangına dönüşmesi kaçınılmazdır.

Ne diyorduk ya hu?

“An” ile “süreç” arasındaki farktan bahsediyorduk.

Aslında, bahsetmekten hiç vazgeçmedik ama sadece algılarımız farklı kanala yöneldi.

Süreçler içerisindeki tüm değişkenlikleri büyük bir gereklilik, lüzum ve vazgeçilmez sayıyoruz. Halbuki, “Onun da anı anına uymuyor” yaftasının özeleştirisini kendimizde yapmadığımızdan süreçleri yönetemiyoruz.

Kalıplar halinde şekillenmiş, kısıtlı sınırlara sahip, özgüvenden uzak, baht yoksunluğuna kurban ettiğimiz benliğimizden doğan bencilliğimizin tomografisine “süreç” deniyor.

“Bir an olsun düşün!” uyarısına harcanılan gereksiz ömürler üzerine soğuk su içenlerin kafa sallamalarına aynen katılmaktayım.

Şayet, “an” içerisinde düşünebilecek kadar hızlı olunabilse, düşüncesizlik tam anlamıyla ortadan kalkardı.

Çok betimleyici oldu ve birçoğumuz çoktan yelkenleri kaldırıp kıyıdan uzaklaşmak istedik.

Her birimiz o kadar farkındayız ki neye imza attığımızın, yeterli ölçüde bırakmadığımız ve son vuruşu yapma isteğimizden dolayı yaşamaktayız bütün bu kâbus hezeyanlarını.

An içerisinde düşünülürse dahi, o sürecin bir parçası olur.

An, donakalmaktır,

An, susmaktır,

An, yokluktur,

An, biçimsizliktir,

Ve “An”; hiçliktir.

“Bu hiç olmadı şu an” denilen tüm “an”larımızı gözden geçirelim.

Mesela,

Sizlerle beraber, 1 yıla yaklaşan gönül paylaşımlarımızı ve içsel değerlendirmelerimizi uzun bir süreç dahilinde ara vermek zorunda kalışım, omuzumu kırışım ile aynı zamana denk geliyor. “Bu hiç olmadı şu an!” kabarış cümlemin üzerinden düşünce boyutunda kabuk kırmış olmamdan beridir; “Hiçbir an, anımsamaktan vazgeçme!” uyarısını tekrarlıyorum.

“Neyi?”

“Kimi?”

“Ben daha ne dediğini anlamadım, ne nesi, kim kimi?”

Sağlığını kaybedince, sorgulama melekelerine bir uyanış hasıl oluyor her ne hikmetse. Bir “an”lık bir olay neticesinde kaybedilen sağlıkta ise, tüm hücreleri meclise çeviriyorlar bedeni.

Hâkimiyetin kayıtsız şartsız beyinde olduğunu düşünürsek, hücrelerin coşmasının pek bir âlemi yok gibi görülebilir. Ama unutulmamalıdır ki, beyin dediğimiz de köken olarak bir hücreden oluşuyor.

Siz, siz olun, sağlığınıza, yürüdüğünüz yola, düşüncelerinize, karşınızdakilerin yaşama mücadelelerine, hakkaniyetlerine an be an dikkat edin.

Bozulduklarında tamirleri çok ama çok zor oluyor.

Hepiniz sevgiyle ve sağlıkla kalın.

PAYLAŞ
1982 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da tamamladı. Trakya Üniversitesi Edirne Meslek Yüksekokulu Halkla İlişkiler Bölümü ve ardından Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesini tamamlayarak mezun oldu. 8 yıl özel sektör tecrübesi ardından 2013 yılı itibariyle bir kamu kurumunda devlet memuru olarak çalışmaktadır. Azerice, İngilizce ve Almancayı çeşitli seviyelerde yabancı dil olarak kullanabilmektedir. Evli ve 1 çocuk sahibidir.

2 YORUMLAR

  1. Yerleri Gokleri Hepimizi Yoktan Var Eden Rabbimiz Allah‘IndIr. Original ne dushunebildinki bugune kadar sizin beyin dedighiniz olay hepsi copye.

CEVAP VER

Yorumunuzu giriniz
Lütfen isminizi yazınız