Peki, Tamam,

Kişilik, özgüven, huzur, azim…

İyi de, insanda bir parça da “şans” olmalı be kardeşim.

Şansın yoksa, olumlu olana asla ulaşamazsın.

Hem Vallahi, hem Tallahi, şansın yoksa kardeşim, boşu boşuna debelenir durursun.

“Ben doğuştan şanssızım” diyenlere hiç bakmıyor musun?

Onlar da bu saydığın adımları atmıyorlar mı sanıyorsun?

Amma ve lakin neden başaramıyorlar? Cevabı gayet basit;

Şanssızlar…

 

Merhaba Dostlarım,

Yukarıda kendimle yaptığım münakaşada sizler hangi tarafı destekliyorsunuz?

Şu ana kadar yazdıklarımın doğrultusunda ilerleyen insanı mı, olumsuz her durumu şanssızlıkla değerlendiren insanı mı?

Elbette herkesin seçeceği bir tarafı savunması en doğal hakkıdır. Ama kayıtsız şartsız, sorgulanmaz şekilde savunmamak gerekir. Yaşadığınız tecrübelerden yola çıkarak, olumsuz sonuçlanan adımlarınıza sebep olarak gösterdiğiniz “şans”, aslına bakarsanız, tamamıyla kendinizden filizlenmekte olan bir olgudur. Fakat; ya bunun farkında olmazsınız, ya da olmamak için gayret gösterirsiniz. Zira, en kolay yoldur bu bahane ile efkâr düğümleyerek ömür çürütmek. Belki de, acite edebileceğimiz bir hayatımız olursa, daha fazla kişinin veya yakınımızın dikkatlerini üzerinize çekebilmiş olursunuz.

Bir kısmımız da, elimizden gelebilecek her ne varsa, adeta ölümüne ortaya koyarız ama sonucun istediğimiz gibi olmamasında yine şansın parmağı olduğunu düşünürüz.

Peki, sabırla beklemek ya da “tevekkül” neden hiç aklımıza gelmez?

İşimize gelmez…

Evet, elimizden geldiğinden fazlasını yaptığımızı düşünen sen, sen ve sen… Ne kadar samimiyiz?

Kolaycılığa alıştığından dem vurduğumuz insanlık içinde farkımız ne ki, her şeyi tas tamam yaptığımızı sanıyoruz ve hayatın yolunda gitmemesinde suçu günahı şansa bağlıyoruz? O kadar mı kendimize güveniyoruz ya da güvenmiyoruz Yüce Yaratana?

Haşa…

Bir yerde, bir davranışta, bir adımda, bir hamlede muhakkak ki, yapamadığımız, yapmadığımız ya da yapamayacağımız bir eksik kaldı diye düşünmeyiz. Biz tas tamamız ama dua ettiğimiz eksik veriyor diye mi düşünüyoruz?

Haşa…

Hayat mı bizimle oyun oynuyor ya da biz mi oyun sanıyoruz bu hayatı?

“Oysa ben…” dediğimiz anları gelin toplayalım hep birlikte. “Bir de şunu denesem”  dediklerimizi de toplayalım. Gelin şimdi her ikisini sanal terazimizde kefelere yerleştirelim. Hangisi ağır basıyor?

Bir işin ya da olayın nasıl sonuçlanacağına dair bilgimiz yokken, istediğimiz şekilde olmamasını nasıl olur da şans gibi batıl bir olguya kilitliyoruz?

Ne yani, Allah’tan daha iyi mi biliyoruz bizim için neyin iyi sonuç olduğunu da, bir de üzerine burun kıvırıyoruz ve bizden bilinmesin diye gizlenip; “Ne kadar şanssızım, hep beni bulur” türünden ağlamalarla çevrenin ilgisini bekliyoruz.

Haşa…

“Ben doğarken ölmüşüm” cümlesi sadece tasavvufta geçerlidir. Maddede geçerliliği yoktur. İnsan doğduktan sonra ölmüşse, zaten bunu dile getiremez, çünkü ölmüştür. Yok eğer ölmüş ve dile getiriyorsa da hayalettir ama bunu kimse göremez ve duyamaz. Boşunadır bu çırpınışı. Doğduğu ve yaşadığı halde mecazlara sarılı bir hayatla kendini kabullendirmeye çalışıyorsa da bu da çok haksızlıktır be canım kardeşim. “Kendim ettim, kendim buldum” cümlesini söylerler bu dostlarımıza. Bunu söyleyenin söylemesini dahi kendi şanssızlıkları olarak görürler.

Bedevilere yapılan haksız ithamlardan bahsetmiyorum bile. Ne güzel kılıf oluyor hepimize değil mi?

Uzun süredir yazılarımı takip edenler, nasıl bir hayat sürdüğümü az buçuk zihinlerinde canlandırmışlardır.

Şanssız mıyım?

“Kendini örnek verme. Sen benim yaşadıklarımı yaşasaydın, böyle düşünmezdin.”

Bu cümleyi kuranlar, hadi sağ gözünüzü elinizle kapatın ve sol gözünüzü, görüntüyü kaybetmeden kısın ve sadece bir kısım alanı görün. Yani, empati yapalım karşılıklı.

“Ben şanssızım” diyerek hayatımı hangi aşamaya getirebileceğimi birlikte irdeleyelim;

Kitap, gazete, dergi gibi yazıları küçük olan okumaları yapamam, sağdan gelebilecek tehlikelere karşı kendimi koruyamam, basamaklar dümdüz görünür diye merdiven çıkamam ve dolayısıyla okula gidemem, okuyamam, yazamam. Sonrasında çalışamam, para kazanamam, evlenemem ve hatta evden dışarı çıkamam. Şansımın olmadığına göre yapabileceğim bir şey de yok.

Ya da okula giderim, başarısızlıklarım zaten şanssızlığımdan. Kimse de yadırgamaz. Yine okuyamam, mezun olamam, çalışamam, evlenemem… Acıklı şarkılar dinleyip, dinletip, insanların acımalarına meze olacağım günlerde kendimi önemli hissettirmeye, önemsetmeye çabalarım.

28 yaşına kadar tüm kızların "hayırlı kısmet" dediği ama her seferinde "hayır" dediği birisi olarak, en değerli varlıklarımdan birisi olan eşim ve canımızın parçası biricik kızımın sevgilerini tatmanın hazzı, şükrü ve mutluluğu yerine, "Zaten bende şans yok ki, ne yuvam olur ne de çoluk çocuğa karışırım." deseydim ve öyle davransaydım, şu an nerede ve ne yapıyor olurdum sizce?

Sabır…

Bütün hepsini hadi bir kenara bırakalım. Kişiliğin şekillendiği tüm evreleri sağlıklı düzeyde tamamlamanın güveniyle ve bilinciyle, başarısızlıklarda yarım kalan unsurların değerlendirmesini yapıp, başarıncaya kadar mücadele ederek insanların gurur duyacağı sonuçlara ulaşmak kadar önemsetici yol var mıdır?

Adım atarsın, istersin, düşlersin, dua edersin. Yüce Yaratan, 3 şekilde sana cevap verir;

  1. Kabul eder ve hemen oldurur,

  2. Kabul etmez ve daha iyisini verir,

  3. Sabırla beklersen en iyisini verir.

“Her şerde bir hayır vardır” der dururuz ama hataları sorgulamadan, eksiklikleri tespit etmeden kaçak güreşircesine bahtımıza sövüp sayarız. Ne kadar da güzeliz.

Okulda haylazlık yaparız ya da okul bize göre değildir. Okumak, dersler, sınavlar ağır gelir ve üzerine de erken kalkmanın ağırlığını ekleriz. Kolay yoldan para kazanmanın tek yolunu ticareti küçük yaşta yapmak olarak görürüz ya da çırak olarak kendimizi sokakla daha içli dışlı hale getirebilecek bir dükkanda ustamıza teslim oluruz. Ama bilmeyiz ki, asıl hayata teslim olmuşuzdur. Üzerine “Tamirci Çırağı” şarkısını dinleriz, dinleriz ve “Şansıma lanet olsun” deriz malum sonuçlarla karşılaşışlarımızda.

Şans, okula başladığınızda sizinleydi de, sonrasında aldığınız kararlardan sonra mı yanınızdan uzaklaştı?

Gözlerde çok büyütülen güzellikte, zekada, karizmada, zenginlikte karşı cinse aşık oluruz. Karakter ve kişilik ile ilgilenmeyiz. Eğer bizim olursa başarı, olmazsa şanssızlık. Olur da aramız bozulursa şanssızlık, mutlu olduğumuz sürece “Var başımıza gelecek ama hadi bakalım” diyerek gösterdiğimiz inançsızlık. Bu zayıflık değil de nedir?

Gözde büyüyen yerine, göze bile giremeyecek olan karşı cins ile hayat boyu yürüme kararı alınca da şanssızlık her daim devrededir.

“Ben bunları kastetmiyorum ki. Başıma gelen onca şeyden sonra artık şansımın olmadığına inanıyorum.”

Diyelim ki, başınıza milyonlarca olumsuzluk geldi ve hiç birinde parmağınız uzaktan yakından yok. Tüm dünya birleşmiş, tek dertleri sizin mutsuzluğunuz ve başarısızlıklarınız. Hatta, Allah dahi, milyarlarca insanın isteklerini yerine getirirken, sizi es geçiyor hem de her sefer.

Haşa…

Elindekinin kıymetini bilmeyen, elindekinden de olmaz mı?

Nefes almak bile şans. Sizden daha kötü, olumsuz durumdakilere bakınca haliniz şans, su içmek şans, görmek şans… Şans mı, hak mı?

“Ben bunu mu hak ettim?” Sorusunu ne kadar da sorarız.

Belki de hak ediyoruzdur. Allah’tan daha mı iyi biliyoruz?

Haşa…

Sabır ile yoğrulmadıkça, olaylara bakışımızı olumsuzlukları sahiplenmek yerine, olumluya ulaşmak adına güç tüketmeye, vazgeçmemeye, tükenmemeye, istemeye ve beklemeye odaklamadıkça, her başarısızlığımızı şansımızla bağdaştırırız ve sadece kendimizi sanal bir dünyada avuturuz.

Yüce Rabb’imiz Nahl Suresi 127. Ayette der ki;

“Sabret, Senin sabrın da Allah’ın yardımıyladır…”

Kendini şanssız olarak nitelendiren herkes, alsın eline iki kağıt, yan yana masaya koysun, sol taraftaki kağıda tüm şanssızlıklarını ve yapamadıklarını, sağ tarafa da sahip olduklarının tümünü yazsın. (Aile, iş, aşk, bebek, giysi, mezuniyet v.b.) Bir nevi terazi görevi görsün. Tartın bakalım, aslında nelere sahipsiniz ama buna karşın neyi yapmadığınız için başka şeyleri ekleyemediniz üzerine.

Şansınız bol olsun…

PAYLAŞ
1982 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da tamamladı. Trakya Üniversitesi Edirne Meslek Yüksekokulu Halkla İlişkiler Bölümü ve ardından Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesini tamamlayarak mezun oldu. 8 yıl özel sektör tecrübesi ardından 2013 yılı itibariyle bir kamu kurumunda devlet memuru olarak çalışmaktadır. Azerice, İngilizce ve Almancayı çeşitli seviyelerde yabancı dil olarak kullanabilmektedir. Evli ve 1 çocuk sahibidir.

CEVAP VER

Yorumunuzu giriniz
Lütfen isminizi yazınız