Allah rahmet eylesin Büyük Usta Kayahan sana…

Gitarına konan notalarla hükmünü kestiğin sarı saçlıya da selam olsun.

Ki, sayesinde muazzam bir şarkıyı yıllardır söyler dururuz. Ve hatta özlü sözler lügatimize de ekledik.

“Sarı Saçlarından Sen Suçlusun!”

Girizgâh bölümünde herkese hakkını teslim ederek, ince bir soluklanma ile başlamak istedim.

İstanbul’da yaşayanların ve de özellikle metro, tranvay ve metrobüs gibi toplu taşıma araçlarını kullananların, istasyon ve peronlarda sıklıkla duydukları bir cümle salınıverir kulaklara;

“Sayın Yolcularımız, güvenliğiniz için, istasyon ve peronlardaki sarı çizgiyi lütfen geçmeyiniz…”

Bu anonsu duyduğunda, etrafına bakıp; “kim geçiyor, hangi cesur yürek o?” diye sorarken ayakları sarı çizginin tam da üzerinde olanlar hanginizsiniz?

Sizleri, sürekli sarı çizgiye basıp bekleyenleri detaylı incelemeye alacağız, hiç merak etmeyin.

Sizden önce, o, gerçekten cesur yürekli insanlara sesleniş ya da serzenişte bulunalım.

Fantastik bilim kurgu filmlerinden oldukça etkilenen bu gibi arkadaşlarımız, trenin, insan vücudundan geçebilecek saydamlıkta olduğuna inanmıyorlardır herhalde?

Ya da kendi soyut görselliklerine mi inanıyorlar, bunu da düşünemiyoruz biz sıradanlar.

Tamam. Belki bekleme noktanızdan birkaç kol boyu geride duruyor olabiliriz ama inanın hasetliğimizden değil, tamamen gerçekçi tedirginliklerimizden dolayı başınıza bir hal gelmesinden endişeleniyoruz.

Trene bir şey olmayacağına olan inancımız, size bir şey olmayacağına olan inancınızdan elbette daha yüksek.

Tabi, tren diyerek, koskoca metroyu ya da metrobüsü küçümseme amacında değilim.

Zaten, AIDS hastalığına göğsünü siper eden bir milletin torunlarının ürettiği şu atasözüne de dikkat buyurmanızı isterim;

“Demirden Korksak, Trene Binmezdik.”

Nedir bu trenlere karşı hummalı mücadelemiz Ya Hu?

Belli ki, yapılan bu uyarı anonsları bir işe yaramamış ya da hiçbir eğitsel çözüm sunamamış ki, anonsu yapan bayanın sesi daha robotik oldu son dönemlerde farkında mısınız?

Oysaki, bize uygun anons sesinin sahibi tok sesli bir erkek ve uyarısı da şöyle olmalıydı;

“Hadi bakalım, kendine güvenen varsa şu sarı çizginin gerisinde dursun da görelim.”

Çünkü bizlere hırs lazım, iddia lazım, er meydanı lazım, yasak lazım, inat lazım…

Aman pek bir severiz zıtta kafa tutmayı.

Sarı çizgileri, kırmızıçizgileri, sınırları, geçilmezleri, girilmezleri, bakılmazları, ilgilenilmezleri, peşine düşülmezleri zorlamayı ve dahi aşmayı pek bir matah sayarız.

Ballandıra, ballandıra da aşım hikâyelerimizi tarihe not düşürürcesine etrafa yayarız.

Mahallenin ana caddesinde, karşıdan karşıya geçerken birçok can kaybına neden olan kazalardan sonra, çift şeritli o yola yapılan köprünün tam da altından ve şerifleri bölen iki metre boyundaki tel korkuluğu keserek karşıdan karşıya geçen o aceleci cesaret tanrıları ya da tanrıçalarını tanıyor musunuz?

Komşusunun kedisinin yediği mamadan, eve giren yumurta sayısına kadar hafıza güçlendirici faaliyetlere girişen kapı girişi basamak üstünü mesken edinmiş teyzelerden birine hiç rastladınız mı?

Sigara içilmesinin yasak olduğunu gösterir tabela önünde sigara ağzında öz çekim yapan ve verdiği bu pozun altına da “Ya kurallarıma uyarsın ya da yoluna bakarsın” gibi anlam müstesnası cümle yazan sanal organizmayla çay içmişliğiniz var mı?

İnatla ve ısrarla engelli asansörlerini kullanarak yirmi dört basamak çıkma eziyetinden kurtulmayı başaran erken uyanmışlara bakıp; “Bak, görüyor musun, tekerlekli sandalyeli gence izin vermediler, sığmayız dediler ve binip çıktılar asansörle. Neyse, biz işimize bakalım, kilitle arabayı da çabuk gidip gelelim, zaten mavi renkli alana park ettik, acil halledip gelelim” diyen aydın fikirli düşüncelilerden biblo yapıp salonuna koymayı düşünenleriniz hanginiz?

Çok mu ironi oldu?

Örnekleri çoğaltabiliriz.

Teknolojik ilerlemeye bağlı olarak gelişen sosyal medya üzerinden yapılan kişisel paylaşımlar sayesinde çok şükür hiç gizlimiz saklımız kalmadı. Hem de hiç…

90’lı yılların paparazzi ve Televole kültürünün ağır hasarlı gençliği olarak genetiğimizi bozan; “kim, kiminle, nerede, ne zaman, ne yapıyor?” kaygılanmaları ve sancıları içerisinde baş döndürücü bir hızla birkaç insanın en özeline dair tüm bilgilere sahip olabilme o denli kör etmiş durumdaki gözlerimizi, işaret parmağı ile bir kutuyu ha bire yukarı doğru çekme eylemini yapmadığımız her an büyük bir eksiklik içinde saymaktayız kendimizi.

“Sana ne!” cümlesi çok rahat kullanılır da, “bana ne” deme gücünü kimse kendisinde bulamaz.

Arkadaş, bir kez olsun, duyduğumuz, duyabileceğimiz, gördüğümüz, görebileceğimiz ilgisiz şeyler hakkında “bana ne ya” diyebilmenin ferahlığını neden kimse hayal etmez?

Görende bilgiye bu kadar aç bir toplum olduğumuzu ve bilgiye ulaşma, bilgilenme, ufuk genişletme, dağarcık yükseltme aşkına araştırma hevesimizi dizginleyemediğimizi sanacak.

Dedikodu kıymetinde haber toplama ve yığılan haberleri günü geldiğinde birinin aleyhinde koz olarak saklama faaliyeti ne zamandan beridir bilgi aşkı oldu, sorarım size?

Ama hanginize?

Duyumları hayatımızın her anına doğrusu yanlışını ayırt etmeden empoze edenlerimize mi anlatayım?

Enerjisini gereksizlere harcayanlara mı?

Yapanlara kızdığı şeyleri yapanlara mı?

Kime?

Bana, bana, tabi ki, kendime…

“O sarı çizgiyi niye koyuyorsun ki, biz de geçip geçmeme durumuna düşüyoruz ve sen de gereksiz anonslar yapıyorsun kardeşim.” Diyeni duydunuz mu?

Ben duydum.

Sizce, bu yaşam formuna mı anlatacağım?

Sarı çizginin olmaması durumunda bu kadar gereksiz lakırdıya da lüzum kalmayacaktı.

Bu mantıkla bakarsak, bakın hangi tehlikeli yaklaşımların doğmasına sebebiyet verilmiş olu;

“Eğer ki, engelliler evlerinden dışarı çıkmazlar ise, dolayısıyla hiçbir tehlikeye maruz kalmayacakları gibi, köprülere çıkan asansörlere binenlere kızılmayacak, gereksiz otopark alanları boş kalmayacak ya da dolduranlara kötü nazarla bakılmayacak, gereksiz harcamalarla ülke ekonomisine yük bindirilmeyecek, …cek, …cak, …cuk.”

Şayet, kadınlar evden dışarı çıkarılmazlar ise, sokaklarda dedikodu yapanların, insanları gözetleyenlerin ve keza insanların hayatlarına müdahale edenlerin sayısı sıfırlanır, böylece de toplumsal huzur sağlanmış olur, tecavüz oranları gibi olumsuz istatistikler tarihin tozlu utanç sayfalarında kalır. Aldatma da olmayacağından toplumsal ahlak seviyesi cennettekini dahi zorlar hale gelecektir.

Ve en önemlisi, bilginin gerçeği gizlenirse, hakikatten bihaber yaşayan insanlara efendilik etmek, dilenilen şekilde yönlendirmek, hatta dilendirmek daha da mümkün olacağından, ahlaki çöküntü ve gereksiz ukala bilgeliklerle değirmenin suyuna taş konulmamış olur.

Görüldüğü üzere, adına “doğru” denilebilecek yanılsamalar altında ezilecek yaklaşımların tehlikesinden farkındalık duymamız gerekir. Bu gibi mantık zorlamaları dahi hakikat nazarında hükümsüzdür.

Yani, sarı çizgilerinden sen suçlusun ey İstanbul, ey metro, ey metrobüs, ey tranvay, ey Türkiye…

İlkten sona, yukarıdan aşağıya doğru okuduğumuz bu iki ters tutarsızlıklar arasındaki tehlikeli çizgiyi görebilenler düşüncelerini çoktan yoruma döktüler. Düşünmeye devam edenler ise, henüz kendilerini sorgu masasına buyur edemeyenlerdir.

Yüce Yaratıcı, ayetinde şöyle buyuruyor özetle, Gerçeği Arayan, Rabb’ini Bulur. Aramayan, Kendi Şeytanlarıyla Kalır.

Sahi, mandalları bırakıp ta özümüze ve özümüzde kalanlara kesin dönüş yapabilenlerden olduk mu?

Olamayanlar acele etsin. Zira, önümüzdeki süreçte sorgu masasına davetli benliklerimiz çalacak zil sesini bekliyor.

Geçeğe varanlara selamlarımla,

Sevgiyle kalın dostlarım.

PAYLAŞ
1982 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da tamamladı. Trakya Üniversitesi Edirne Meslek Yüksekokulu Halkla İlişkiler Bölümü ve ardından Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesini tamamlayarak mezun oldu. 8 yıl özel sektör tecrübesi ardından 2013 yılı itibariyle bir kamu kurumunda devlet memuru olarak çalışmaktadır. Azerice, İngilizce ve Almancayı çeşitli seviyelerde yabancı dil olarak kullanabilmektedir. Evli ve 1 çocuk sahibidir.

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Yorumunuzu giriniz
Lütfen isminizi yazınız