DOLAR %
EURO %
ALTIN %
BIST 100 %
BITCOIN %
Şartlanma

Şartlanma

Merhaba Dostlar,   Sizlere bu hafta, ilginç bir soru soracağım ve şartlanmalarımızın bizleri nelerde uzaklaştırdığını paylaşacağım. Pavlov ve köpeğinin yaptıkları uygulamayı hepiniz bilmektesinizdir. Çekici olan şey/madde ile cevap arasında bir çağrışım refleksine “Şartlanma” diyebiliriz. Algıda seçicilik, farkındalık ve araştırmaya gerek duyulmadan, uyaran şeye koşullanma ile hareket etme halidir. Toplum içerisinde ya da ikili ilişkilerde de

Merhaba Dostlar,

 

Sizlere bu hafta, ilginç bir soru soracağım ve şartlanmalarımızın bizleri nelerde uzaklaştırdığını paylaşacağım.

Pavlov ve köpeğinin yaptıkları uygulamayı hepiniz bilmektesinizdir.

Çekici olan şey/madde ile cevap arasında bir çağrışım refleksine “Şartlanma” diyebiliriz.

Algıda seçicilik, farkındalık ve araştırmaya gerek duyulmadan, uyaran şeye koşullanma ile hareket etme halidir.

Toplum içerisinde ya da ikili ilişkilerde de durum bundan farklı değildir.

Tabağına konulan yemeğe daha tadına bakmadan tuz ekenler hanginiz?

Bu, öncelikle ön yargıymış gibi gösterilse de, “yemeğin tadı tuzu olmalı” şartlanmasının bilinçaltı refleksi ile harekete geçme halidir.

Peki, ya o yemeğe acı katılmışsa? Üstüne üstük bolca konulan tuzla da tadından “yenmez” hale getirildiğinde ortaya çıkan mide gurultularını kim dindirecek?

Şartlanma, duyu organlarının kepenk kapatışıdır.

Mehteran bölüğünün üç ileri bir geri gitmediğinin farkına varanların sayısı arttıkça, “Ne olursan ol, yine gel” sözünün Mevlana’ya değil de Ebu Said-i Ebu'l-Hayr adında bir şaire ait olduğu okundukça, Sushi’nin anlamının “Çiğ balık” olmadığı ve aslında “ekşi pirinç” olduğu öğrenildikçe. En güzeli de, hiçbir tavşanın havucu sevmediğine şahit oldukça şartlandırıcı etkilerle harekete geçtiğimizin bilincinde olmaya başlıyoruz.

Ayrıca, Sezar Salatasını da o meşhur hükümdar Sezar bulmamıştır.

Öylesine saf niyetli insanlar topluluğuyuz ki, kim ne dese, peşin bir yargı ile keskin inanç sonucuna ulaşabiliyoruz.

“Ne kadar az araştırıyorsunuz” uyarısını kim demiş, bileniniz var mı?

Bizi en iyi bilen.

Şaşıranlarınız da olmuştur muhtemelen yukarıdaki gerçeklere.

Şaşırmayın,

Araştırın, öğrenin.

Kolaycılığın alemi var mı?

 

Gelelim şu malum soruya;

Neden güneşin ya da limonun rengine “sarı” demişiz de, kahverengine bir isim bulamamışız?

“O renk sadece kahvede var da ondan” cevabını veren dostlarım hemen görecekleri ilk ağacın gövdesine baksınlar. “Ağaç gövdesi rengi” neden denilmemiş de “kahverengi” denmiş?

Mecbur muyuz kardeşim?

İngilizler “the color of coffie” demiyorlar bu renk için.

Bundan böyle bu rengin adını “ezneca” ilan ediyorum.

Öyle ya, niye kendimizi şartlandırıyoruz ki, sanki bir tek kahvede var o renk.

Gerçeğin ne olduğunu bilmeden, körü körüne duyumlara, zanlara, isnatlara kapılarak hayat sürdürmek bizleri zahirden batına iten en köklü ve en kuvvetli etkendir.

Öylesine görmez, duymaz, anlamaz ve kabul etmez hale getirir ki insanı, mehteran bölüğünü huşu içinde dinler, izler ama iki ileri gidip, üçüncü adımda sağa ya da sola dönerek selam verdiklerini, asla geriye adım atmadıklarına bir türlü inanmayız.

Hadi kalkın ayağa ve üç ileri, bir geri olacak şekilde yürüyün. Sonra da bu yazıyı okumaya devam edin.

Yürümeyip te gözlerinde canlandıranlar bile ne kadar saçma bir yürüyüş olacağını anlarlar.

Bizi, bizden daha iyi bilen ne de haklı söylemiş; “Ne kadar da az araştırıyorsunuz”

Bununla da kalmamış; “Çünkü onlar sadece zanna uyarlar ve saçmalarlar.”(En’am Suresi 116. Ayet)

Buradan dahi yola çıkarsak, doğru olanın doğruluğu sorgulanmadıkça inandıklarımızın geçerliliği şüpheli olacaktır.

Dönelim “ezneco” renge.

Bu yazıyı okuduktan sonra; “Biliyor musun, meğer kahverenginin asıl adı ezneco imiş” diye yaygın bir iletişim ağıyla insanlar arası paylaşım olsa, kısa bir sürenin sonunda ben dahi ezneco kelimesinin kahverenginin asıl adı olduğunu ve kaynaklarda bunun böyle belirtildiğini delirmişçesine savunur bulurum kendimi.

Bilgiye olan ihtiyacımızı, ispattan ve araştırmadan yoksun hale getirdiğimiz müddetçe, söğüdün dalına mandanın yuva yaptığını ve sırf bu nedenle de yavrusunu bir sineğin kapıp götürdüğünü hararetle savunup, “amma saçmalamış bunu yazan, olsa olsa çocuk şarkısı olur” cümlesiyle hükmü kestirip atarız.

Söğüt dallarının gölgesine sığınan mandanın yanındaki yavrusunu serinletme telaşındayken sineklerin yavru mandanın etinden kapması, yani ısırmasıdır mevzu bahis olan aslında.

Biliyor muydunuz, o söğüt ağacının gövdesi ezneco renkteymiş.

Ben dedim diye, bu ağacın renginin bu olduğuna inanıp ta; “hakikaten, kahverengine bu ismi neden verilmiş” sorusunu sormayı ilk hanginiz düşündü?

İşte, sizler “seçilmiş” kişiler, elbette değilsiniz. Sadece aklınızı işletiyorsunuz ki, saçmalamamak için.

Gözünüzün önünde cereyan eden hadise, durum ve halleri görmezden gelmeniz, ispatlanmamış bilgileri doğru bilip savunmanız, yanlışı ayırt edemememiz, efsanelere, hurafelere, insanların görünürlüklerine imanı öne çıkarmamız tam bir saçmalık değilse nedir?

Bilgi, delillerle sağlamlaşır ve gerçeğe ulaştırır. Aksi ne ola ki?

Nelere şartlamışız daha kim bilir kendimizi hey dostlarım.

Gerçeği görebilenlerden oluruz inşallah.

Sahi, kahve ne renk?