Sessiz İntikam

Sessizlik, oldum olası ürperticidir.

Bilinmezdir, belirsizdir, kuşku doğurucudur,

Sessiz insanlar gibi…

Çok konuşan, boş konuşsa bile, zihnindeki eylemlerin Yüzde Yetmişini döker ortaya. Kalan kısmı için de öngörü yeteneğinizi konuşturursanız, tehlike ya da kuşkulara gerek kalmaz. Adım hızınızı ya da savunma sisteminizi buna göre rahatlıkla belirleyebilirsiniz.

Baklaların bolluğunca ve ortaya çıktığınca daha güvenli hissederiz kendimizi. Gardımızı almışızdır, seçenekleri belirlemişizdir ve her defasında sonucu mutlaka bilmişizdir.

Bunu nasıl mı beceriyoruz?

Cevabı basit…

Halk arasında; “Patavatsız” olarak adlandırılan ama aslında içlerinde dert yaratacak, yaralatacak, acıtacak, can sıkacak hiçbir şeyi tutmayarak dinç ve genç kalan fazla cümlelilerin, olaylar ve durumlar karşısında C, D, E… gibi hiçbir farklı planları yoktur. Ağızlarından çıkanlar ile kalplerinden geçenler olmak üzere toplasanız iki farklı planları vardır. Cümlelerin ögeleri feraha kavuşmuşçasına havada salınıverirler. Devrik olamayacak kadar mükemmeldirler. Şayet, cümle ile devrilecek olanın kendileri olabileceğinin kaygısındadırlar. Devriğin çözümü arasında kalan zamanda karşısındakinin tüm planlarını ortaya çıkaracağını düşünürler. Temiz bir sıralanışın, hızlı cümle analizi ve tedbirini yaratacağının farkında değillerdir. Farkında olsalar, devirdikleri cümleler ölçütünde kendilerine artacak zamanda alfabenin diğer harflerine de bir yaşayış planı serpiştirebilirler.

Olsun,

Gördüğümüz kadarı ile henüz uyanmadıkları ve kendilerini başarılı olarak gördükleri için elimizden hiçbir şey gelmez. Öngörüsüz sonların sürprizleri ile baş başa bırakılacaklar ne yazık ki…

Kötüdürler ya da iyidirler, Kötü düşünürler ya da iyimserdirler, Kötülük düşünürler ya da düşünemeden ifade edebilecek kadar çaresizdirler. Yenilgilerinin kılıfı da tek cümledir;

“Ne çektiysem, şu dilimden çektim.”

Haksız sayılmazlar…

İçlerinde fesatlık ya da kötülük taşıyanlar, bu dil belası nedeniyle çabuk avlanırlar sessiz dinleyicileri tarafından.

Ah şu sessizler…

Sinsiler,

İçten pazarlıklılar…

Onca laf, onca kelime, onca söylenti, onca dil çevirmeye rağmen, ısrarla, inatla, sabırla ve telaşsızca dinlerler, dinlerler ve dinlerler…

Ses çıkarmazlar…

Ne onaylarlar, ne itiraz ederler.

Şöyle ağız tadıyla bulaştırmazlar kendilerini ki, gerektiğinde kavgaya ve hatta çirkefliğe dökelim işi. Neticede haksızsak da haklıysak da galibiyet sevincimizi doyasıya yaşayalım. Haksız çıkma olasılığımızı düşürelim. Savunma süratlerine göre her yönden cümleler serelim önlerine ve hangi biriyle uğraşacaklarının telaşına düştüklerinde öldürücü darbeyi vurup kaçabilelim.

Ama nerde…

Cümlelerin noktalama işaretlerinin kalınlığına dahi dikkatlerini çevirirler. Gözden hiçbir harfi kaçırmazlar. Kulakları karınca muhabbetini dahi ayırt edebilecek kadar süzücüdür. Elli bin konuyu ayrı ve birbirinden bağımsız şekilde ortaya koyarsın ama bana mısın demezler. Hepsini keyifle irdelerler. Sonra da “Şurada şunu demiştin ama kendinle çeliştin” gibi savunmasız noktadan yaralamayı başarabilirler. Çelişenin ne olduğunu hatırlayamamışken, ne çabuk analizini yaparlar da sonuca varırlar? Oysa amaç; sonuca varmak değil, zaman boşluklarını boşa, doluya, aza, çoğa, vara, yoğa harcamak ve bu sırada da karşıdakini harcamaktır.

Anlayacağınız, adaletsiz bir savaştasınızdır ama her ne hikmetse, hem savaştan kaçmayı, hem de incelikle mızrak sokmayı başarırlar.

“Sessiz atın çiftesi pek olur” atasözü tam da bu noktada devrededir.

Çiftenin ne zaman ve nereden geleceğini bilemeyenlerin zekâ seviyeleri ile alay ettikleri sessizlerin zekâ seviyelerini yarıştırmaları da ayrı bir abes konusudur.

İçlerini rahatlatan tüme varım cümleleri ise;

“Bir sessizden korkacaksın, bir de yere yakın olandan.”

Çok çekmişler havası verirler ama neticeleri ile karşılaştıkları olumsuzlukların sorumluluğunu da üstlenmezler. Haklı olan ile suçlu olan arasındaki ince çizgiyi asla geçmeyenlerdirler. Nasıl oluyor da olumsuzlukların kalanında hep onlar, sonuç kısmında da sessizler duruyordu? Bu soruya asla cevap bulamayacaklar çünkü bunu düşünecek kadar susamayacaklar.

Kendini her şarta ve duruma çok zaman öncelerden hazırlayan sessizler, söylenen her olguyu bilinç ve bilinçaltı düzeyleriyle ölçer, biçer ve yaşanılası muhtemel sonuçları değerlendirerek, kendileri açısından hasarsız çıkışın doğru kapısını bulurlar. Diğer bütün kapıları da o kapının yanına dizerler. Böylece, konuşanın o kapılardan hangisine gelirse gelsin anahtarların kapı kilitlerinde olmadığını göstermiş olurlar.

Şimdi hepinize küçük bir soru;

Anahtarlar nerede?

PAYLAŞ
Cantürk Erşen Ergül
1982 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da tamamladı. Trakya Üniversitesi Edirne Meslek Yüksekokulu Halkla İlişkiler Bölümü ve ardından Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesini tamamlayarak mezun oldu. 8 yıl özel sektör tecrübesi ardından 2013 yılı itibariyle bir kamu kurumunda devlet memuru olarak çalışmaktadır. Azerice, İngilizce ve Almancayı çeşitli seviyelerde yabancı dil olarak kullanabilmektedir. Evli ve 1 çocuk sahibidir.