Gereğinden fazla söz sarf edenlere, motor soğutmaya ilişkin sunulan öneri cümlesini hepimiz biliriz.

Anlatılabilecek yığınları biriktiren dillerin ağırlığı, muhatabın üzerine düşecek paragrafların ağırlığından daha tercih edilir durumdadır her ne hikmetse.

Halaylar çekip, düğün alayları kuran ses dalgalarının yüksek basıncına karşı koyabilecek “Bilal Habeşi” teslimiyetinin muhataptan beklenmesi de “şaşkın hissediyor” durum bildirimini paylaştırıyor o halayı izleyene. Halaya katılmak istese, halay almış başını gitmiş ve hızlanmış, hangi ayağınla başlayacağını düşünene kadar havalanırsın gerisin geriye, düşmen kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle de uzaktan izleme yolu seçilir. Sonunda da, “Bu düğün kimin ve ben kız tarafı mıyım yoksa erkek tarafı mı?” ikilemleri ile kala kalınır.

İşte, o kadar anlatabilir bu insanoğlu. Anlayabilir mi?

O meçhul.

Anlaşılabilir mi peki?

O daha da meçhul.

Anlamlı mı ki?

Bak bu göreceli ve soru olarak dahası dahasına makbul.

Bilmem kaç rakamın yan yana dizilmesine sebebiyet verecek miktarca bedende şişkinlik yapan cümlelerden kurtulma arzusu öyle şehvetlidir ki, kaç ton su ya da kaç metreküp toprak kullanırsan kullan, o abdest yetmez vesselam.

Bu denli de acı kıvamlıdır.

Lakin

Bir defa başladıysan o acıyı yemeye, devamı mutlaka gelir ve daha da rahat yersin. Acı severler bilir. Peki, ya acıyı sevdirmeye çalışanlar?

 

“Bak, çok tatlı bir acı bu” cümlesine ne demeli?

Tatlı olan acının literatürdeki yeri, çatlanılsa da patlanılsa da o doya doya sindirim sistemin kabul edecek halay ahalisini.

Betimlemelerle fazla meşguliyet harcadığı için şikâyet edenlerin maruz kaldıkları fırtınayı dindirmeye çalışayım;

Yaşanılan her ne olursa olsun, bizim yaşadığımızca önemli, gerekli, hassas, doğru, üstün ve kabullenilirdir. Çünkü biz yaşıyoruz ya da yaşadık. Geriye kalanın hiçbir geçerliliği yok. İlgi alanımız sadece bu kadarını kapsıyor. Bunun karşısında yapılması gereken eylem ise, kocaman bir sessizlik…

İyi de,

Kaç bin milyon anlama gelebiliyor biliyor musunuz bu sessizlik denen melanet?

Kabulleniş, utanma, gücenme, tasdikleme, dikkat kesilme, hak verme, alay etme, umursamama, vazgeçme, hazmetme, sindirme, itiraf etme, zaman tüketme, kaybetme ve kaybetmiş olduğuna inanma vs. vs. vs.

Görüldüğü üzere, üç harf tek hecelik basit bir eylemin sahip olduğu denk küme elemanlarının hem olumlu hem olumsuz özellikleri var. İyiye dair hiçbir çözümleme kümesi elemanı yok bunun.

Sadece, “sus”…

Bu eylemi, her şeye rağmen icra edenlerin de en meşhur sığınağı ve kendi vicdanlarını tatmin etmesini bekledikleri özlü söz ise;

“Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verilecek bir cevabım vardır. Lakin, bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye.” (Mevlana Celaleddin-i Rumi)

Susanların en büyük gevezeliğidir bu cümle.

Farkındalar mı?

Bilemem.

Ne olursa olsun, hangi koşulda olunursa olunsun, galip gelebilmenin hırsına kıyıdan, kenardan uğrama halidir.

Son noktacıların hasretle bekledikleri hamledir.

Sabır mertebesinin perdesi arkasında sergilenen gölge oyunudur.

“Söz gümüş ise, sükût (susmak) altındır”

Kaçımız, bu atasözünden feyz alıp gram, gram beşi bir yerdeler dizdik?

Günümüzün moda tabiri ile; “Altın hesabında kaç gramın var?”

Gümüş biriktirenlerin güler yüzüne aldanıp da çok kazandıklarını sanan var mı?

Gümüşün sayısı şayet altın sayısını geçerse, sürümden kazanabilirler belki.

“Su küçüğün, söz büyüğün”

Alın size harika bir halay başı cümlesi.

Suyun sakinleştirici, masumlaştırıcı, iç temizleyici, ağız doldurucu, baş eğdirici etkisine doğru dörtnala koşan cümlelerin zafer cümlesidir.

Atanın biri, bilmem kaç asır önce, söze girmek isteyen küçük ataya vermiş suyu ki, harareti kesilmesin anlatabileceklerinin.

Adamın biri de bunu alır, cebine koyar ve en gereksiz anda çarpar küçüğün alnına.

Sizin anlayacağınız, her iki tarafın da savunma mekanizması çok gelişmiş ve bir o kadar da eskimiş.

Ekseni kendi olanın uydusu zannettiği dünyada yaşayanların bağımlı olup olmayışları ile alakası olmuyor. Yaşanılan ölçüde yaşatıyor ve bundan büyük bir keyif, zevk alıyor.

Susan da haklı, susmayan da.

Sussan da haksızsın, susmasan da.

Susturan hayli hâkim, susan müzmin zanlı.

Dostlarım,

Sessizliğin de bir gürültüsü olduğunu çok iyi bilen söz efendileri, galiba, o gürültüden kaçabilmek için asla soluk boşluğu bırakmıyorlar. E tabi, bu da muhatabın soluk boşluğunu bir hayli dolduruveriyor.

“Sessiz atın çiftesi pek olur.” Diyen atanın sözünün ete kemiğe büründüğü an, tam da bu andan sonraki andır işte.

O raddeye, o kıvama, o şiddete, o doygunluğa getirilinceye kadar girdaba dönüşen cümleler, bir anda farklı ulaşım araçlarına biner ve fiziksel müdahalelere de dönüşebilir Allah vermesin. Her zaman için değil tabi. O girdap içinden farklı girdaplar da çıkabilir. Ahlak, terbiye, usul erkân, saygı, sevgi, bağlılık benzeri sorgulamalardan yeni fırtınalar çıkarılır. İlle de pes ettirilir ya da ileride pes edilecek zemin inşa edilir. Aksi halde kurtuluş yoktur, bu da bilinir.

Bütün bu mücadele ve müdahaleleri bir kitap başlığı yapabilsek adı; “Suç ve Ceza” olurdu muhtemelen.

“Ama o kitapta farklı şeyler anlatılmıyor mu?

Doğrusun sevgili okurum. Zaten ben de içeriğine vurgu yapmıyorum.

Ama az önceye kadar bahsinde bulunduğum durumlar, tek bir sebebe varmanın koşusudur.

Ya suç, ya ceza,

Ya sus, ya eza.

Acımamız yok, birinden biri seçilip, “Çilemse çekerim, kaderimse gülerim” mazbutluğuna ulaşacak bireyler bekleriz karşımıza dizilesi.

Perdenin öteki tarafında ise, yaşanılan travmalara kendince çözüm arayan koca bir kalabalık, sosyal medyanın en faal kullanıcıları haline gelerek, sessizliği, sessizlerle paylaşıp dururlar.

“Anladım ki, insanlar; susanı korkak, görmezden geleni bilinçsiz, affetmeyi bileni çantada keklik sanıyorlar. Oysaki ben istediğim kadar hayatımdalar. Göz yumduğum kadar dürüst ve sustuğum kadar varlar.”

“Susuyorsam, vardır bir bildiğim”

Bunların tamamını toplasan, eklesen, birleştirsen, çoğaltsan, söz söyleyenin etkisi kadar kapsama alanı yoktur. Çekmedikçe hat ararsın da bataryan, enerjin biter.

Susmak erdemdir.

Söylemek her demdir.

Soğumaz da soğutulmaz da bir türlü, sıcaktır her daim.

Susabilmenin yolu sabırdan, sabrın yolu tevekkülden, tevekkülün yolu ise, Euzü Besmele ’den geçer.

Sığınmaktır tek gerçek teslimiyet kaynağına.

Dilin döndüğünce yakarabileceğin cümlelerden en özet olanı;

Bismillahirrahmanirrahim.

“Eûzü bi-kelimâtillâhi't-tâmmâti küllihâ min şerri mâ halak”

('Allah'ın yaratmış olduğu bütün yarattıklarının şerrinden, onun tam ve eksiksiz kelimelerine, söylemlerine ve/veya sıfatlarına sığınırım.)

Bu duaya sığınarak hepinizi saygılarımla selamlıyor ve bu haftalık susuyorum.

Önümüzdeki haftaya kadar hep beraber susalım ve düşünelim.

Sabrınıza sağlık.

PAYLAŞ
1982 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da tamamladı. Trakya Üniversitesi Edirne Meslek Yüksekokulu Halkla İlişkiler Bölümü ve ardından Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesini tamamlayarak mezun oldu. 8 yıl özel sektör tecrübesi ardından 2013 yılı itibariyle bir kamu kurumunda devlet memuru olarak çalışmaktadır. Azerice, İngilizce ve Almancayı çeşitli seviyelerde yabancı dil olarak kullanabilmektedir. Evli ve 1 çocuk sahibidir.

1 YORUM

CEVAP VER

Yorumunuzu giriniz
Lütfen isminizi yazınız