Zaaf

Cantürk Erşen ERGÜL yazdı…

Merhaba Değerli Dostlarım,

Uzun bir aranın ardından sizleri, en kalbi duygularımla ve özlemle selamlıyorum.

Kuşkusuz geride bıraktığımız derin boşlukları dolduran bir yığın hatıra ile “di”li ve “miş”li geçmiş zamanlarımızın uzun paragraflarını oluşturduk.

Hatıra defterlerinizin sayfalarına döndürme planları yapmıyorum.

Peki,

Ya şimdiki zamanın hikâyesini okumaya başlasak?

Hadi, cümleler arasında gezinirken farkına vardığımız bizli kısımlarda eğlenelim…

“Gönül” denen mendeburun, çaresizlikler karşısındaki seçimleri, her nasıl oluyorsa ve genellikle duygusal zaaflara yenik düşme halinde can buluyor.

“Ne yani, duygusuz mu olalım?”

Elbette, duygusuzluk soğukluğuna düşme gerekliliğini çağrıştırabilir bu tez. Lâkin, işin “zaaf” kısmında kısa bir benzin molası verelim isterim…

Şöyle ki;

Terminolojide ya da sözlüklerdeki anlamlarının hiçbir önemi yok ve kendi başına kalsa dahi anlamının önüne serilen mendile bozuk para atacağımız bir duyguya sürükler bizi bu tanımlama. Ki, bu açıklamada dahi mendile yönelik vicdani zaafımızı fark etmiş isek, kendisiyle çarpımının kendisi ettiği bir ifadeden ağız dolusu bahse koyulmanın tam vaktidir vesselam.

Yaptığımız takdirde kendimizden ödün verdiğimizi sandığımız ve fakat bunun tam aksine, kendimizce özgüven eksikliklerimizi kapatmaya çalıştığımız faaliyetlere; “Zaaf” diyebiliriz.

“Özgüvenle ne alakası var?”

Bu soruyu içinden geçiren dostum, yüksek ihtimalle, hayatında bir kere dahi olsa doldurduğu anket karşılığında bir marketten bedava alışverişler yapacağına inanarak kendince ekonomik zaferin temsilcisi olmaya çalışmıştır.

“Ben yapmadım, yapmam” diyen dostlara zamanı gelince alkışlarımızı göndereceğiz ama şimdi devam edelim…

Fakat, ne yazık ki, gerçeği bilmesine rağmen, heyecanına ve bedavacı ruhuna yenik düşmüştür. Bununla ilgili akıllarının tümünü etrafındakilere “nasihat” küspesinde dağıttığından dolayı, aklının geniş boşluklarında estirilen meltem esintilerine gözü kapalı kapılmıştır.

Size bir sır vereyim mi?

O anketler sadece bir psikolojik hazırlık ve içerisindeki akıl çeliciler sayesinde “Bana gel!” diye kolunuzdan, bacağınızdan sizi çekeleyen ön etken dışında başka hiçbir şey değil.

Zaten alacaklarınız bedava da değil,

Zaten, anketi yapan da market değil,

Üzgünüm, zaafınıza yenik düştünüz…

Bu konuda sahip olduğunuz özgüven sayesinde, asla kandırılamayacağınızı kanıtlamanın peşine düştünüz bir kere ve hırs yaptınız.

Ya sonra?

İzleyenler bilir, güzel bir filmdi,

Konu bu değil ama…

Çok üzgünüm ki, hiçbir kaplıcayı devre mülk olarak size bedavaya verebilecek Cennet Yurdu Meleği bulamayacaksınız ama kaplıcanın sıcağını düşündüğünüz için kış aylarında sürekli aranacaksınız.

“Ben asla kanmam”

Tabi…

Savcılardan profesörlere kadar epey bir geniş kadro da aynı cümleyi kurmuşlardı zamanında. Sonrasını haberlerde dinledik ailecek, severek, beğenerek ve dahası gülerek.

İster gen aktarımı deyin, ister şartlanma-koşullanma deyin, ister boşluğa gelme deyin, bunun tıpta tek bir adı var;

“Zaaf”

Zaaflar; genellikle öznelerden sonra ve öznelere sıkı sıkıya yapışır vaziyette zihnimize tümör gibi zarar veren eylemlere varmamızın adıdır.

Bu tanımı boşa yapmıyorum.

Çünkü,

Dil bilgisine yönelik hâkimiyetleri yüksek olan insanlar tarafından, akıl çelici dizilişlerle yapılan sunumların ardından, beynimizden bir nöron çıkıp, kulağımıza şunu fısıldıyor;

“Ya doğruysa?”

Ankaralıların deyimiyle; “La bi get!”

Duygusal, maddi ve mantıksal açlıkların yansıması olarak birileri, bizlerin aklını çelerek hayatlarını zevk-ü sefa içerisinde sürdürmeye “iş” diyor. Bizler ise, oluşturduğumuz “A” kümesinde akıl veriyor, “B” kümesinde ise, akıl alıyoruz. İki kümenin kesişimi “boş küme”yi oluşturuyor. O boş küme ise, veremediğimiz cevaplar ya da önüne geçemediğimiz zaaflar yüzünden bizim gerçeğimizi, mağlubiyetlerimizi ve kabullenişlerimizi temsil ediyor.

“Ben yaptım, doğru çıktı ama?”

Bozuk saatin günde iki defa doğruyu gösterdiğini buraya yazıp, konuya devam ediyorum.

Cep telefonu beklerken, kargo paketi içinden çıkan salatalığa kızan, kaplıca beklerken, tek katlı prefabrik büronun camlarından içeri bakan, aynı devre mülkün bilmem kaç yüz kişiye aynı anda verildiğini öğrenirken, devre mülkün “mülk” kısmının yerinde esen yellerle ateşlerini harlayan ya da tüm zaman akışını birlikte geçirdiği kız arkadaşına hayatının kadını olması yönünde teklifte bulunacağı sırada “Sen, beni yanlış anladın” cümlesi ile yıkılan herkes doğru olanı yaptı zaten.

İnandı…

Yok, yok…

Zaafınız yok…

Makul ve mantıklı tüm gerekçelerinizi kendinize sıralayadurun…

Yukarıda saydığım birkaç hadisenin dışında daha güçlü ve ağır akıl çelici durumlarla yüz yüze kalıyoruz, hem de inanamayacağınız kadar fazla.

Reklamlardan şarkılara kadar geniş bir yelpazede bu akıl çelicilerin saldırısı altındayız. Mücadele gücümüz zaaflarımızla doğru orantılı artar ya da eksilir.

Zaaflarımızın bazıları da, kendini bize sevdirenlere karşıdır ve karşı taraftakiler bunu da çok iyi fark ettiklerinden, o damara şırıngayı vermeye çok mahirdirler.

Hadi alın kahvelerinizi de gelin, özeleştiri seansımıza başlıyoruz.

Bizler,
Sevgiden yana güçlü karakterler ortaya koyduğumuzda,
Karakterlerini güçlükle oluşturanların ruhlarındaki hasarların kamufle edilebilmesi adına gizli bir saldırıya uğruyoruz.

Sunduğumuz ve karşılığında yaşamaya çalıştığımız sevginin paylaşımını lütuf olarak, zaaf derecesine indirgeyenlerin çabalarına; “olsun” diyerek, gelecek zamanların birinde yaşanacak karşılıklı sevginin dupduru hayalleriyle coşuyoruz.

Ümit ettiklerimiz ile ümitlendiklerimiz arasında sanıyoruz ki, büyük bir gönül bağı var. Fakat maalesef, gönül bulduklarımızın hayat akışlarının genelinde sadece bizim mecbur oluşumuzun yanılgıları var.

Bu paragrafı tekrar, tekrar okumanız yararlı oldu. İlk başta, hızlı okuma ve hemen anlayacağımıza dair şartlanma gerekçesiyle pek bir şey anlamlaşamıyor zihinde.

Seversin,

Böceği, çiçeği, dağı, suyu, güneşi…

Seversin,

Aileyi, akrabayı, eşi, dostu, insanı…

Seversin,

Aşkı, ruhu, özü, yaradılışı, yaratanı…

Seversin,

Kitabı, resmi, müziği, sporu…

Seversin,

Parayı, evi, altını, arabayı…

Ve bütün bunların ötesinde,

Bir şeyi,

Zerrelerinden kıvılcımlar çıkaracak kadar fazla gönülden seversin…

İşte,

Zaafa düştüğünü bile hissedemediğin o ateşleri biri gelir yeller,

Sen seversin,

Korlaştıkça zaafın artar,

Sen seversin,

Köze dönüştükçe sevilenin gururu okşanır,

Sen seversin de,

Sen hariç herkese ve her şeye yarar…

Vazgeçemezsin, zaafın olur,

Yüz dönemezsin, ayıbın olur,

İlla ki, kaybın olur,

Sen, ama hakikaten seversin…

Fedakârca harcadığın kendinden başkası olmaz. Erirsin, yetişmeye çalışırsın hayaldeki sevgi yumağına. Maalesef yakalanamaz, umutların peşinde pervane olduğunla kalırsın.

“Seveceksin tabi!” ünlemini beyinlerinde yönetenlere karşı zaafımız olmasaydı, mecburiyet kökenli aciz görüşlerini fark edemezdik.

Hayır!

Hiç de mecbur olunacak bir durum söz konusu değildir.

Nefes almak, beslenmek, su içmek…

Maddesel mecburiyetler dışında duygusal ya da ruhsal mecburiyetlerimizi gözden geçirme vaktidir. Göreceksiniz ki, “mecbursun” zorlamalarına maruz kaldığınız kim ya da ne varsa, aslında sizin asıl ihtiyacınız asla onlar değil.

Kaybetmeyin kendinizi boş yere…

Zaafları kontrol altında tutmak, bir nevi gem vurmak, aslında çok basittir.
Kişi, şayet kendi otokontrolünü sağlarsa, kendi çözümlerini bulursa, savunma yerine sadece hayatı yaşamaya başlar.

Kendini açıklama derdine düşerse o kişi, yazık, açıklamalarından anlaşılacak tek şey; “ne yani haksız mıyım?” soru şahlanışı olacaktır.

Hadi cevap ver ey cümlesi bol kişi…
Olayın gidişatını bozmak ise, hiçbir kişinin tercihi olmaz. Kalıpların şeklini almaya çok müsait olduklarından dolayı, kendi dileklerinin, niyetlerinin ya da hislerinin hiçbir öneminin olmadığına şartlandırdıklarından beyinlerini, sinir ve sindirim sistemlerinin gözü toprağa bakar haldedirler.

Neyi veya kimi önemserseniz önemseyin, kendi öneminizin farkına varmadığınız an ya da ötelediğiniz an, uğruna kendinizden geçtiklerinizin gözünde ya da ruhunda koltuktan, kanepeden, biblodan bir farkınız olmaz. Size göre “değer”, onlara göre veya bilime göre “zaaf”…

Bunu kullanmayı çok iyi bilenlerin elinde bir o yana bir bu yana sürüklenen şaşkınlar olmamak içindir bu mücadele. Gücünüzün yetemeyeceğine yönelik akıl çelici, zaaf zemini hazırlayıcı telkinlere asla ama asla itibar etmemelisiniz. Etmemelisiniz ki, değeri kendinden meçhuller karşısında kayıplarınızı en aza ve hatta “hiç” derecesine indirebilesiniz. Üstelik bu sayede, dünyalarında “hiç” olarak var olma yükümlülüğünüzü de ortadan kaldırmış olursunuz.

Sadece kişiselleştirmek de çok yanlış.

Zaafınızı şekillendiren basit bir eşya dahi olabilir ve ona karşı esir olma hali, ona sahip olma isteği ile başlar. Gitardan tatile kadar uzayan bir listeyi sıralayabiliriz.

“Ne yani, bunları istemeyelim mi?”

Diyen dostumun etrafına ya da sahip olduklarına bakmasını isterim. Sahip olup da nerede olduklarını dahi hatırlamadıklarını da düşünmesini…

İsteklerin karşılanması anlık hazlardan ibaret ise, duyulan isteğin ve edinildiğinde oluşan boşluğun adına; “zaaf” denir.

Kimisinin zaafı da paradır.

Peki, bütün bu bulgular kimin zararınadır?

Büklüm, büklüm serzenişe boğulacağımıza, ihtiyacımız olan önemi kendimize özenerek vermemiz durumunda zaaf yerine amaç üretmiş oluruz. Hedeflerin tamamlanması ile bir sonraki aşamaya ilerlemiş olunur.

Çok mu duygusuzca geldi?

Hayat akışını kendileri belirleyen, önemlerini ve hassasiyetlerini düz şekilde ortaya koyabilenlerin karşılanan beklentileri sayesinde zaafa düşmeleri çok zorlaşır.

Bu da,

Zaaf avcılarında panik ve sinire yol açar. Gerçek niyetler dökülür, kayıp hissi sonrası paranoyak saldırılar başlar ve kendi gerçekliklerinin tahammül edilmezliğinin bilinciyle öldüresiye beyin yakmaya, al aşağı etmeye soyunurlar.

Sen seversin,

Kendini, ruhunu, yeteneklerini, başarılarını…

Sen seversin,

Aklını, yorumunu, öngörünü, düsturunu…

Sen seversin,

Karşındaki, hak ettiğin değeri, karşıdakinin derdi sense versin.

Değerini bilmek yerine, değer beklemeksizin feda olmak zaaftan öte hatadır.

Şimdi durup birkaç dakika düşünün.
Zaafınız olanlar karşısında hangi acizliklerle boğuşmaktasınız?

Sonra durup birkaç adım geri dönün.
Hayat akışınızı, ışığınızı yakarak sürdürün.
Haliniz, vaktiniz nasıl değişecek, varın siz görün.

Sonraki buluşmamıza dek, kendinizden vermeyin ödün.

Sevgiler…

PAYLAŞ
Cantürk Erşen Ergül
1982 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da tamamladı. Trakya Üniversitesi Edirne Meslek Yüksekokulu Halkla İlişkiler Bölümü ve ardından Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesini tamamlayarak mezun oldu. 8 yıl özel sektör tecrübesi ardından 2013 yılı itibariyle bir kamu kurumunda devlet memuru olarak çalışmaktadır. Azerice, İngilizce ve Almancayı çeşitli seviyelerde yabancı dil olarak kullanabilmektedir. Evli ve 1 çocuk sahibidir.